Keşke… Bazı kelimeler vardır; kısadır ama ağırlığı bir ömrü taşır.
Bir anın içinden çıkıp, bütün bir hayatı sorgulatabilirler.
İnsanın “keşke” dediği çoğu şey aslında fark edemediği ayrıntıların izidir. Söylenmemiş bir söz, yarım bırakılmış bir adım, ertelenmiş bir karar… Bunların her biri zamanın içinde küçük bir boşluk bırakır.
Bu boşluklar sadece geçmişi değil, geleceği de şekillendirir. Çünkü insan, zihninde taşıdığı her eksiklikle kendine şunu sorar:
“Bir daha olursa, aynı yerde aynı şekilde durabilir miyim?”
Kesin bir cevap olmayabilir; ama bu sorgu, yeniden başlamanın işaretidir.
Topluma farklı yüzler gösterilebilir, rol yapılabilir. Fakat insanın içindeki o sessizlik, hakikati gizlemez. Orada savunma yoktur, gerekçe de. Yalnızca nefsin aynası vardır.
Asıl mesele eksiklikleri yok etmek değil, onları fark edip onlardan ders almaktır. Çünkü Yunus Emre’nin dediği gibi:
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır?”
Hayatın ironisi ise şudur: Eksik görünen hatıralar, aslında bizi tamamlayan parçalardır. Onlar bize tevekkül etmeyi, geçmişe rıza göstermeyi ve bugünü sorumlulukla yaşamamız gerektiğini hatırlatır.
Ve belki de en derin sessizlik, insanın kalbinde sakladığı son bir “keşke”nin fısıldadığı muhasebedir.



Peki, dilimizde yankılanan her ‘keşke’, aslında kaderde saklı olan ‘ol’ emrinin hikmetine duyduğumuz bir körlük değil midir?
Kaderin üstünde bir kader, kararın üstünde bir karar varmış. Görünenin ardında bir gerçeği varmış her şeyin…