Geceyi severim… Kahveyi de… Mahallemdeki baykuşun sesiyle tamamlanır gecelerim. Herkes uykudayken, dünya biraz daha yavaş döner gibi gelir bana. O yavaşlıkta, elimdeki kitabın satırları daha derin, içtiğim kahvenin kokusu daha yoğun, düşüncelerimse daha berraktır. Baykuşun sesi, kitap sayfalarının hışırtısına karışır; bazen bir şiirin son mısrasına, bazen zihnimin dip köşelerinde dolaşan bir cümleye dönüşür.
“Derdi olan insanlar geceleri uyuyamaz” derler. Doğrudur da. Ama bir de dertlendiği şeyleri olanlar vardır. Dertlerini seçmiş, onları elinde tutmayı tercih etmiş, onları sahiplenmiş insanlar… Ben onlardanım galiba. Dertlendiklerimden şikâyetçi değilim. Onlar beni ben yapan, yolumu çizdiren işaret taşları gibi. Herkesin uyumaya çalıştığı bir saatte, ben bir fincan kahveyle içime dalarım. Kitaplarımı açar, altını çizmeye kıyamadığım satırlara bakar, geçmişten bugüne yürüyen sessiz bir yolculuğa çıkarım.
Gece olunca çöken sessizliği seviyorum. Gündüzler gürültülü… Ama gece… Gece, gündüzün telaşından arınmış; sakin, sade ve bana ait bir alan gibi. O yüzden huzurlu. O yüzden gerçek.
Kimi zaman sustuklarımın anlamını gece anlıyorum. Kelimelerle anlatamadığım duygularımı, gecenin sessizliğinde kendime itiraf ediyorum. Kahvemin kokusu, içimde kıpırdayan cümlelere eşlik ediyor. Ve mahallemdeki o tanıdık baykuş, her gece bana “buradasın” diyor sanki.
Bu yüzden geceyi seviyorum. Çünkü gece, kimsenin göremediği ben’e açılan bir kapı.



Sessizliğin içinden yankılanan duygular… Her satırında geceye dokunan bir içtenlik var. Karanlık korkutmuyor, aksine insanı içine alıp konuşturuyor. Kalemine sağlık, geceyi böyle hissettiren çok az yazı okudum.
Ne güzel bir yorum bu… Teşekkür ederim.